Travma, sadece o olayı doğrudan deneyimleyen bireyin iç dünyasını parçalamakla kalmaz; aynı zamanda içine döndüğü ailenin ve evliliğin "güvenli liman" işlevini de derinden sarsan sistemik bir krizdir (Herman, 1992). Travmaya maruz kalan birey, dünyayı artık öngörülemez ve tehlikeli bir yer olarak algıladığında, sinir sistemi kronik bir alarm (savaş, kaç veya don) durumunda takılı kalır. Bu durum ev içinde; ani öfke patlamaları, tahammülsüzlük, sürekli tetikte olma hali veya tam tersi duygusal olarak uyuşma (numbing), içe kapanma ve cinsellikten uzaklaşma şeklinde kendini gösterir. Birey hayatta kalabilmek için görünmez bir zırh giydiğinde, ailesiyle olan şefkat ve yakınlık bağları da bu zırhın ardında erişilemez hale gelir (van der Kolk, 2014).
Bu süreç, travmayı doğrudan yaşamayan diğer aile üyeleri için de oldukça yıpratıcıdır. Eş veya çocuklar, travmatize olan bireyin ani tepkilerini veya duygusal mesafesini sıklıkla kişiselleştirerek "Artık beni sevmiyor", "Benden uzaklaşıyor" veya "Ona yetemiyorum" şeklinde yanlış yorumlama eğilimi gösterirler (Johnson, 2002). Aile üyeleri, hastayı tetiklemekten veya incitmekten korktukları için ev içinde adeta "yumurta kabukları üzerinde yürür" gibi aşırı temkinli, gergin ve doğal olmayan bir iletişim tarzı benimserler. Sürekli bakım veren, destek olmaya çalışan ve bu ağır duygusal yükü taşıyan eşte, zamanla "ikincil travmatik stres" (secondary trauma) veya şefkat yorgunluğu gelişebilir (Figley, 1995). Travmanın konuşulmayan gölgesi, aileyi şefkatin ve neşenin paylaşıldığı bir yuva olmaktan çıkarıp; kaygının, mesafenin ve sessiz bir hayatta kalma mücadelesinin yaşandığı bir alana dönüştürür.
Aile Danışmanlığında Travma Sonrası İlişki Problemleriyle Çalışmak
Aile ve çift danışmanlığı sürecinde temel hedef, travmatize olan bireyi tek başına "iyileştirilmesi gereken bir hasta" olarak görmek değil; ilişkinin kendisini ve aileyi, travmanın iyileştiği en güçlü şifa kaynağına (güvenli üsse) dönüştürmektir. Seans odasında öncelikle detaylı bir psikoeğitim verilerek; yaşanan öfkenin, sessizliğin veya mesafenin eşe yönelik kişisel bir reddediş olmadığı, bunların travmanın sinir sisteminde yarattığı olağan savunma mekanizmaları olduğu aktarılır. Bu bilimsel çerçeve, eşlerin birbirlerini suçlamayı bırakarak sorunu "dışsallaştırmalarına" ve aynı takımda olduklarını fark etmelerine olanak tanır.
Duygu Odaklı Terapi (EFT) prensipleri ekseninde yürütülen çalışmalarda, travmatize bireyin tetiklendiği veya korkuya kapıldığı anlarda kendi içine kapanmak veya saldırmak yerine, bu kırılganlığını eşiyle güvenle paylaşabilmesi desteklenir (Johnson, 2002). Eşe ise, paniklemek veya hemen bir çözüm bulmaya çalışmak yerine, sadece kapsayıcı, topraklayıcı (grounding) ve şefkatli bir şekilde "Buradayım, güvendesin ve yalnız değilsin" mesajını bedensel ve sözel olarak nasıl verebileceği öğretilir. Süreç boyunca, bakım veren eşin yaşadığı tükenmişlik ve kendi ihtiyaçları da yargısızca dinlenerek onarılır. Yürütülen bütüncül çalışmalar sonucunda aile; travmanın yıktığı güven ve bağ duygusunu küllerinden yeniden inşa ederek, krizler karşısında eskisinden çok daha derin, dayanıklı ve şeffaf bir ilişki kapasitesi geliştirir.
Kaynaklar
Figley, C. R. (1995). Compassion fatigue: Coping with secondary traumatic stress disorder in those who treat the traumatized. Brunner/Mazel.
Herman, J. L. (1992). Trauma and recovery: The aftermath of violence-from domestic abuse to political terror. Basic Books.
Johnson, S. M. (2002). Emotionally focused couple therapy with trauma survivors: Strengthening attachment bonds. Guilford Press.
van der Kolk, B. A. (2014). The body keeps the score: Brain, mind, and body in the healing of trauma. Viking.